bilgi-dŁnyam
  SONUN BAŞLANGICI 1914
 

 Yazı: Kemal Tayfur

Yıl 1914. Avrupa'da savaş patlamak üzereydi. İttihat Terakki Cemiyeti'nin önderleri acele müttefik arıyorlardı. Hem dışarıda, hem içeride. İngiliz taraftarı Maliye Nazırı (bakanı) Cavit, İngiltere ile ittifak kurabilmek için uğraşmış ama reddedilmişti. Fransız yanlısı Bahriye Nazırı Cemal'in Fransa'ya, Dahiliye Nazırı Talat'ın Rusya'ya, Alman taraftarı Harbiye Nazırı Enver'in Almanya'ya gizlice götürdükleri ittifak önerileri de her üç ülke tarafından geri çevrilmişti. İttihatçıların yanaşmaya çalıştıkları büyük güçler arasında zımni bir anlaşma vardı ve eğer bir savaş kopacaksa bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşımı üzerine bir savaş olacaktı. Kimse, ileride pay almak istediği bir ülkeyle ittifaka girip elini kolunu bağlamak istemiyordu.
İçeride de durum farklı değildi. Halen Osmanlı yurttaşları olan Araplar, Ermeniler ve Rumlar da derin bir huzursuzluk içindeydi. Öteden beri bağımsızlık ideali etrafında gelişen milliyetçi kıpırdanmalar ülkenin her yanına yayılmıştı, sürekli kışkırtılıyordu ve istim üstündeydi. Yakında patlaması mukadder savaşta, bu halkların nasıl bir tavır takınacağı, Osmanlı'yı 'arkadan vurup vurmayacakları', o karanlık günlerde devletin yöneticilerini en fazla meşgul eden konuların başında geliyordu.

Açıkçası Osmanlı yapayalnızdı.


İstanbul'dan Amasya'ya, Erzurum'dan Adana'ya imparatorluğun pek çok merkezinde, 1890'lı yıllardan itibaren, Ermeni isyanları ve Ermenilere yönelik saldırılar birbirini izledi. Saldırı, karşı saldırı döngüsü binlerce insanın hayatına mal oldu. Ülke tam bir kargaşaya sürüklendi. Olaylar bazen günlerce sürüyor ve çarşı pazar tamamen kapanıyordu. 
Ne var ki, dengeler de hızla değişiyordu. Avusturya'nın Sırbistan'a 23 Temmuz 1914'te verdiği ültimatomla Avrupa'da savaş başlayıverdi. O ana dek Osmanlı'nın ittifak girişimlerini sürekli geri çeviren Almanya, çark etti. Kayzer, İstanbul'daki elçisine `Alman davasına önemli katkıları' olacaksa Türklerle ittifaka hazır olduğunu bildirdi. Görüşmeler ertesi gün başladı.
Tam da o günlerde, Temmuz ayının sonunda Erzurum, Taşnak Partisi'nin delegelerini ağırlıyordu. Ermeni milliyetçi hareketinin bu en önde gelen ve en disiplinli örgütü, sekizinci kongresini düzenlemişti. Ermeni araştırmacılar Hovannisyan ve Pastırmacıyan'dan aktaran Stefanos Yerasimos'a göre, kongrenin konukları arasında `Jön Türklerin önde gelenlerinden oluşan bir heyet' de vardı. Enver Paşa'nın bizzat görevlendirdiği heyet, padişahın Ermeni tebaasının desteğini sağlamak için buradaydı. Ermeni temsilcilerine, Rusya'ya karşı savaşta Osmanlı saflarında yer almaları teklif edildi; karşılığında `Kafkasya'da Ermenilerin yaşadıkları yerler ile Erzurum, Van ve Bitlis gibi vilayetlerin bazı bölgelerinde Ermenilere özerklik tanınacağı' iletildi. Bu, Ermenilerin öteden beri arzu ettikleri, bu uğurda can verip can aldıkları bir gelişmeydi. Avrupalı büyük güçlerin desteğine karşın bugüne dek ulaşamadıkları o büyük özerklik hayali, şimdi onlara Osmanlı yönetimi tarafından altın tepsi içinde sunuluyordu.
Teklif ilk bakışta son derece tuhaf görünüyordu. Ermenilerin, olası bir savaşta, yurttaşı oldukları devletin yanında yer almalarından daha doğal bir şey olabilir miydi? Ama Ermeni önderlerin öyle bir niyeti yoktu. Osmanlı heyetine, `Taşnak Partisi'nin savaşta tarafsız kalmayı seçtiğini' bildirdiler. İttihatçılar, muhtemelen böyle bir şeyi bekliyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı: Rusya, Ermeni önderlere yalnız Kafkas Ermenistan'ını değil, Doğu Anadolu'daki Osmanlı topraklarını da kapsayan bağımsız bir devlet vaat etmişti. (G. Pastırmacıyan, Why Armenia Shold Be Free?, aktaran S. Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar)
Bu görüşme başarısızlıkla sonuçlandığı gün, Ermenilerin dini lideri Eçmiadzin Katalikosu, Rusya'nın Kafkasya Valisi Vorontzov-Daşkov'a başvurarak `Rusya'nın Ermenileri koruma altına alması ve Ermeniler için kabul edilmiş olan özerklik statüsünü değiştirerek birleşik altı vilayetin başına Rusya tarafından seçilen bir Hıristiyan vali atanması' çağrısında bulundu. 'Türklerin altı doğu vilayetinin ele geçirilmesine Ermenilerin yardım etmesi' koşuluyla çağrı aynı gün kabul edildi. Bu arada Çar II. Nikola, Kafkasya'ya gelerek Ermenilere güvence verdi. Tiflis'teki Ermeni Ulusal Konseyi, şu bildiriyi yayınladı:
`Dünyanın dört yanından akın eden Ermeniler, Rus ordusunun şanlı saflarına katılmaya ve kanlarını Rus zaferi için akıtmaya hazırdırlar... Rus bayrağı İstanbul ve Çanakkale boğazlarında özgürce dalgalansın, Sayın Majesteleri, sizin iradenizle Türk boyunduruğunda kalan halklar özgürlüklerine kavuşsunlar. Hıristiyan inançlarından dolayı acı çekmiş olan Türkiye'nin Ermeni halkı, Rus koruması altında yeni ve özgür bir yaşama kavuşsunlar.' (R. Hovannisyan, Armenian On The Road To İndependence, aktaran S. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye)

 
Adana olayları 1909 yılında, İstanbul'daki gerici 31 Mart Ayaklanması'nın hemen ardından başladı ve kışkırtmalar sonucu Ermenilere yönelik bir saldırıya dönüştü. Ardından da yeni bir Ermeni-Türk çatışması halini aldı. İsyanı bastıran hükümet, zarar gören Ermenilere para yardımı yaptı, dul ve öksüzleri koruma altına aldı.
Ok yaydan fırlamıştı artık. Tiflis'ten tüm Ermeni cemaatine seferber olmaları için telgraflar çekildi; Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Türkiye'deki Ermeni önderleri gönüllü birlikler oluşturup Ruslara katılmak üzere Kafkasya'ya kaçtı. Kısa sürede binlerce Ermeni, Rus ordusunda silah altına alındı, her biri biner kişilik dört Ermeni gönüllü birliği kuruldu. İkinci Ermeni gönüllü birliğinin komutanı Osmanlı parlamentosunun eski Erzurum milletvekiliydi. Bunlar ve daha sonra silah altına alınacak Ermeniler, savaşta öncü birlikler olarak kullanılacak, kritik çatışmalarda önemli roller oynayacaklardı.
Bu gelişmeler, İttihatçıların Ermenilere bakışında büyük bir kırılmaya yol açtı. Kafkasya'ya geçen Ermenilerin Osmanlı'ya karşı savaşmaları bir yana, geride kalanların da Osmanlı askeri harekâtını başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni yapacaklarına kuşkuları kalmadı. Ama Enver Paşa, ordusuna güveniyordu ve Ermenilerin askeri harekâtı zaafa uğratabilecekleri yönündeki yaklaşımları çok da ciddiye almıyordu. O günlerde, Ermenilere karşı herhangi bir önlem düşünülmemesi bunun kanıtıydı.
İttihat Terakki Ermenilere düşman mıydı?
Aslında İttihatçılar başlangıçta, Ermenilerden, özellikle de Taşnak Partisi'nden böyle bir savrulma beklemiyorlardı. Zıt kutuplarda olsalar da aralarındaki dostluk ilişkisi epey eskilere dayanıyordu. İttihatçılar için aslolan, ülkedeki tüm dini ve etnik cemaatleri bir Osmanlı birliği altında toplamaktı. Abdülhamid'in istibdat rejimine karşı mücadele verirken, bir yandan da, başta Ermeni örgütleri olmak üzere çeşitli etnik siyasi grupları Osmanlı birliği fikri etrafında tek bir çatı altında birleştirmeye çalışıyorlardı. Cemal Paşa'ya göre bu çatının bir adı bile vardı: Osmanlı Birliği Komitesi. Cemal Paşa, 1907 yılında Ermeni önderleriyle Van'da yapılan görüşmelere atıfla, `Hınçak bizimle görüşmeyi reddediyor' diye yazmıştı. Taşnak ise İttihat Terakki ile birleşmeye yanaşmamış, ancak meşrutiyeti desteklemeye söz vermişti.

 

Osmanlı İmparatorluğu çok zor koşullar altında savaşa girdi. Yüzyılların ihmaline uğrayan Anadolu'da bir yerden bir yere ulaşmak büyük meseleydi. Eli silah tutan herkes askere alındığı için yollar, köyler ve kasabalar güvenlikten yoksundu.
İki partinin o yıllarda böyle bir ilişkiye girmesi ve İttihatçıların gösterdiği birleşme arzusu, geçmişte yaşanan olaylar düşünüldüğünde, şaşırtıcı gelebilir. Taşnak Partisi'nin 1890'lardan itibaren Anadolu'da yönlendirdiği ayaklanmalar ve imparatorluğun başkentinde gerçekleştirdiği büyük terör eylemleri unutulacak gibi değildi. Anadolu'nun pek çok vilayetinde oluk gibi kan akmış, her iki taraftan binlerce insan hayatını kaybetmişti. Bu koşullarda bile İttihatçıların, Taşnak Partisi'ne yaklaşımı, bugünün bakış açısından kavranamayacak kadar farklıydı. Meşrutiyetin bu ilk yıllarında da, ittifak teklifinin götürüldüğü savaş arifesinde de İttihatçıların, Anadolu'daki Ermeni unsuru ortadan kaldırmayı düşündüklerine dair hiçbir emare yoktu.
Öte yandan, birbirlerine karşı kin ve nefret duyguları giderek pekişse de, Türklerle Ermeniler arasındaki bağlar da, henüz bir arada yaşamalarını sağlayacak kadar güçlüydü. Temmuz 1908'de meşrutiyetin ilan edilmesiyle tüm ülkeye yayılan coşkulu birlik duygusu bunun kanıtıydı. Üsküp'ten Selanik'e, Kudüs'ten Erzurum'a bütün kentlerde `Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler; Türkler ve Ermeniler kardeşçe bir araya gelerek' bayram yapmışlardı. İstanbul'da Türk, Rum, Ermeni ve Musevilerden oluşan yüz bin kişilik bir topluluk Beyazıt Meydanı'nda yeni anayasal yönetime bağlılık yemini edip Yıldız Sarayı'na kadar coşkuyla yürümüştü. Ermeni Devrimci Federasyonu ile Türk devrimciler ortak gösteriler yapmışlardı. Ermeni kiliseleri `hürriyet ve adalet uğruna canlarını vermiş Müslümanlar anısına' ayin düzenlemişti. Erzurum'da aralarında Ermenilerin de bulunduğu tutuklular salıverilmiş, meşrutiyeti kutlamak üzere yürüyüşe geçen kalabalık ilk olarak Ermeni Metropolitliği'nin önünde toplanmıştı. Ermeni Metropoliti ve İttihatçı bir subayın konuşmaları büyük alkış toplamıştı. Van'da Ermeni siyasi tutukluları serbest bırakmak istemeyen vali görevden alınmıştı.
Bu coşku ortamının Ermeniler açısından iki nedeni vardı: Birincisi, meşrutiyeti ilan eden İttihatçıların, Ermeni örgütleriyle geçmişten gelen dayanışması; ikincisi de, Avrupa müdahalesinden umutların kesildiği bir zamanda, hürriyet rejiminin onlara yeni kapılar açacağına dönük inançtı. Abraam Benaroya'nın Anıları'na göre o günlerin sloganı şuydu: `Türklere ve Hıristiyanlara, herkese hürriyet!' Ne var ki, özerklik, hatta tam bağımsızlık özleminden vazgeçmiş değillerdi.

Bu coşku hali uzun sürmedi. İttihat Terakki Cemiyeti, henüz iktidarı fiilen ele almamışsa da, bütün ipler onun elindeydi. Ve yeni iktidar, Rumlar ve Ermenilerin beklediği ayrıcalıkları kurumlaştırmak ve bu yolda ıslahatlar yapmak yerine, farklı bir yol izlemeye başladı. Çünkü İttihatçılar, her türlü ayrıcalığı ortadan kaldırmaya niyetliydiler. Bunu da etnik ya da dinsel temellere dayandırmıyorlardı. Onların asıl amacı Osmanlı Devleti'nin yeniden tam egemenliğini kazanmasıydı. Oysa gayrimüslim cemaatler, Osmanlı millet sistemi içinde kendi dini önderlerine karşı sorumluydu ve uluslararası antlaşmalarla her biri bir Avrupa devletinin koruması altındaydı. Ermeni Patriği İzmirliyan, İttihatçıların eşitlik politikasına karşı çıkıyor ve `şu anda Ermeni cemaatlerin yararlandığı ayrıcalıkların devamını ve yönetimde tam bir ademi merkeziyet istiyoruz' diyordu. Ermenilerin en büyük destekçilerinden İngiltere'nin İstanbul elçisinin söylediğine göre, `bütün Osmanlı tebaası için eşit haklar fikri, örtük olarak kendi yerleşik ayrıcalıklarını tehdit ettiği için, imparatorluktaki diğer milliyetleri rahatsız etmişti'. Bu dönemde Taşnak liderleri de İttihatçılara kuşkuyla yaklaşıyor ama olumlu ilişkiyi sürdürüyorlardı. Nitekim iki parti seçimlere (1908) anlaşarak girdi; Taşnak, İttihatçıların listesinden meclise 14 milletvekili soktu.
İttihatçılar, bir iyi niyet gösterisi olarak Türkler, Ermeniler ve Kürtler arasındaki toprak sorunlarını adil bir şekilde çözmek için girişimde bulunurken önce 31 Mart gerici ayaklanması ardından da bunun bir uzantısı olan ve çok sayıda Ermeni ve Müslümanın ölümüyle sonuçlanan Adana olayları patladı. Tarihçi Feroz Ahmad'a göre, İstanbul'daki 31 Mart Vakası ile Adana olayları ilişkiliydi: `İstanbul'daki gericiler İslamiyetin tehlikede olduğu yaygarasını koparıyorlardı, Adana'da da Ermenilerin ayaklanıp Müslümanları katledecekleri iddia ediliyordu. Adana cemaatinin önderi Başpiskopos Muşeg'in Müslüman halka karşı şoven ve kışkırtıcı bir politika güderek, gericilerin ekmeğine yağ sürdüğü anlaşılmaktadır.' Feroz Ahmad'a göre, gericilerin hedefi meşrutiyeti devirmek, Ermenilerinki ise yabancı müdahalesini kışkırtmaktı. Adana olayları, 13 Nisan 1909'da, İstanbul'daki isyan (31 Mart Vakası) haberi geldiğinde başladı, 16 Nisan'da duruldu. Hareket Ordusu, İstanbul'daki gerici isyanı bastırmak üzere başkente girdiği 25 Nisan'da, Adana'da çatışmalar yeniden başladı ve 27 Nisan'a dek sürdü.

 
Osmanlı'yı savaşa Enver Paşa'nın hayalleri sürükledi. Osmanlı İmparatorluğu'nun müttefiki Almanya idi. Sultan Reşat, Enver Paşa ve Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm bir arada. Kayzer, savaş sırasında İstanbul'u ziyaret etmişti.
 
 

Hareket Ordusu İstanbul'daki isyanı bastırdıktan sonra hükümet Adana olaylarının Ermeni kurbanlarına maddi yardımlarda bulundu, olayları soruşturmak üzere bir komisyon oluşturdu. Komisyonda Ermeni milletvekili Agop Babikyan da vardı. Sorumlular sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı ve pek çok kişi asılarak cezalandırıldı. Asılanlar arasında yörenin önde gelenleri de vardı. Sonraları `Ermeni soykırımı' ile suçlanacak olan İttihatçıların olaylar karşısındaki bu tutumu, Ermenilerce de tasvip edilmiş olacak ki; Taşnak ile İttihatçılar arasında `ilerleme, anayasa ve birlik uğrunda ortak çalışma' konusunda bir anlaşma imzalandı. İki parti, `Eski istibdat rejiminin, Ermenilerin bağımsızlık için çalıştıklarına dair yaydığı yanlış fikirleri' de gidereceklerdi. Hiç de samimi olmadığı sonradan ortaya çıkacak bu yakın ve sıcak ilişki, 1912 ve 1914 seçimlerinde de devam etti. Taşnak iki seçimde de İttihatçıların listesinden 14 Ermeni milletvekilini meclise gönderdi. Bu süreçten asıl kârlı çıkan Taşnak Partisi oldu; 1908'den savaşın başladığı 1914'e dek bu örgüte kimse dokunmadı, legal bir şekilde faaliyetini sürdürdü ve Anadolu Ermenileri üzerinde büyük etki sahibi oldu. Bu süre boyunca Rusya Ermenistan'ındaki Ermenilerle, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere yabancı ülkelerle ilişkisini de serbestçe yürüttü.
İttihatçıların etnik ya da dinsel saiklerle hareket etmediklerinin bir kanıtını da Bitlis'teki Kürt isyanına ilişkin tavırlarında bulmak mümkün. Savaştan altı ay önce, 1914 Mart'ında ortaya çıkan bu isyan, gerici nitelikliydi. Şeyh Sait Molla önderliğindeki isyan hükümete karşıydı ama Ermenileri de tehdit ediyordu. Olaylara anında müdahale eden hükümet Van ve Muş'tan bölgeye asker sevk etmekle kalmadı, `kendilerini savunup isyancılara karşı dövüşebilmeleri için Ermenilere silah dağıttı. Feroz Ahmad'ın İttihatçılıktan Kemalizme adlı eserinde aktardığına göre bir Ermeni gazetesi, hükümeti isyan sırasındaki tutumundan ötürü kutluyor ve 'biz Ermeniler için daha önemli ve tatmin edici bir olgu vardır ki, o da hükümetin Ermenilere gösterdiği tam güvendir. Gerçekten de Bitlis'teki Ermenilere, şehri gericilere karşı savunmak için silah dağıtılmıştır' diye yazıyordu. Ermenileri silahlandıracak kadar onlara güvenen bir hükümet, nasıl oldu da bir yıl sonra, aynı Ermenilerin tehcirine hükmedebildi? Bir yılda ne değişti?

İsyan ve Trajedi

'Türkiye diye bir şey artık var olmamalı. İzmir Yunanlıların olacaktır. Adana İtalyan, Güney Toroslar ve Kuzey Suriye Fransız, Filistin ve Mezopotamya İngiliz ve geri kalan İstanbul da dahil Rus... Ayasofya'da (İstanbul) 'Te Deum' ve Ömer Camii'nde (Kudüs) Nunc Dimittis okuyacağım. Bunu bütün kahraman küçük uluslar şerefine Galce, Lehçe, Keltçe ve Ermenice okuyacağız...'
Bu sözler, Fransa ile İngiltere arasında kabul edilen ve Osmanlı İmparatorluğu'nu nüfuz bölgelerine ayıran Sykes-Picot Anlaşması'nın mimarı Avam Kamarası Üyesi İngiliz Baron Mark Sykes'a aitti. Onun bu müjdesini Ermeni önderler yıllardır bekliyordu. İşte savaş kapıya dayanmıştı ve bu çok kısa süreceği hesaplanan savaş sonunda Ermenilerin, Doğu Anadolu vilayetlerini de içine alan `Büyük Ermenistan'a kavuşmaları an meselesiydi.
Avrupa o sırada büyük bir boğazlaşmaya sahne oluyordu. Osmanlı tarafsızlığını halen koruyordu. En ciddi saldırıyı, Rusya'nın Kafkasya'dan yapması bekleniyordu. O yüzden Doğu Anadolu Ermenilerinin rolü önemliydi. Türk ordusu bu hatta yaklaşık 600 kilometre uzunluğundaki sınırı korumak durumundaydı ve komutanları en çok Ermeni isyanı telaşlandırıyordu. Nitekim daha 1914 Temmuz'unda Taşnak komiteleri tarafından silah talebiyle Rusya'ya gönderilen mektuplar ele geçirilmişti. Kars'taki Osmanlı Konsolosluğu (Kars o zaman Rus işgalindeydi) Eleşkirt Vadisi'ne 400 tüfek sokulduğunu ortaya çıkarmıştı. Pek çok yerde yapılan aramalarda silahlar bulunmuştu.
İttihatçıların teklifinin reddiyle kendini gösteren kırılma giderek dramatik bir hal almaya, Ermenilere güvensizlik ordunun bütün kademelerine yayılmaya başladı. Türk genelkurmayına her taraftan ihbar ve rapor yağıyordu. 14 Ekim'de iletilen bir raporda, `çok sayıda silahlı Ermeni'nin Muş, Bitlis, Van ve Erivan'a doğru gittiği' bildirildi. Bir başka haber, doğu vilayetlerindeki Ermenilerin kitleler halinde Rusların elindeki topraklara göçmeye başladığı şeklindeydi. Örneğin, Sivas Valisi Muammer Bey, `askerlik çağındaki 15 bin Ermeni'nin Ruslara katılmak üzere gittiğini, diğer bir 15 bininin vilayette kaldığını' rapor etmişti. 24 Ekim'de ise, daha önce Kafkasya'ya kaçan Osmanlı mebusunun başında olduğu `İkinci Ermeni Gönüllü Birliği, Rusların elindeki Iğdır'dan Van yönünde harekete geçti'. (Gr. Çalkuşyan'dan aktaran S. Yerasimos.) Bu birlik Van'a ulaşamadan 1 Kasım günü Türkler tarafından durduruldu. Aynı gün Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etti, Ruslar öncü Ermeni birliklerinin arkasından Türk topraklarına girdi. Rusların Van'ı işgal girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ama Saray ve Başkale kasabaları düştü. Yerasimos'un yazdığına göre `Ermeniler, Müslümanların evlerini yağmaladılar. Bir karşı saldırıyla Türkler Başkale'yi geri aldı ve Ermenileri kılıçtan geçirdiler'. Sınırın Türk tarafında kalan köyler tam bir kargaşaya sürüklendi.

 
Osmanlı'nın önemli cephelerinden biri de Sina'daydı. 4. Ordu Komutanı olarak sefere kumanda eden Bahriye Nazırı Cemal Paşa (soldaki), İttihat Terakki'nin en önde gelen liderlerindendi. Ermenilere yakınlığıyla tanınan ve tehcir sırasında Suriye'ye getirilen Ermenileri koruyup gözettiği söylenen Cemal Paşa, savaştan sonra tehcirden sorumlu tutuldu. Kaçak olarak yaşadığı Tiflis'te Ermeni teröristlerce öldürüldü.
Tam bu sırada Enver Paşa'nın büyük seferi başladı. Sarıkamış Harekâtı diye de bilinen bu Türk taarruzunda, 120 bin kişilik ordu ağır kış koşulları altında dağlara sürüldü. Çoğu donarak 70 bin asker hayatını kaybetti. Bu ordu için çok büyük bir felaketti. Tümüyle dağılmış, muharebe gücünü kaybetmiş bir orduyla çok uzun bir cepheyi tutmak imkânsızdı. Üstelik cephe gerisinde Ermeni isyanının patlayacağına ilişkin istihbarat raporları sıklaşıyor, yer yer kendini gösteren `kalkışmalar' da bu raporları destekliyordu. (Sarıkamış faciasının hemen ardından Erciş'te 2 bin Ermeni isyan bayrağı açıp dağa çıkmıştı.) Cephe gerisinde bir isyan, cepheyi tutmaya çalışan III. Ordu için tahammül edilemeyecek bir felaket demekti. Askeri tarihçi Edward J. Ericson durumu şöyle yorumluyordu: `Ermenilerin ana nüfus merkezleri ve potansiyel direniş odakları, III. Ordu harekât bölgesine giden iki adet kaplamalı yolun çevresinde bulunuyordu. Sivas, Erzincan ve Erzurum kuzey yolunu; Diyarbakır, Bitlis ve Van da güney yolunu kesiyordu. Bu şehirlerin hepsinde önemli bir Ermeni nüfus vardı... Konya, Adana ve Halep'teki Ermeni faaliyeti batıdan gıda, savaş malzemesi ve takviyeleri getiren anayolu kesiyordu ki, III. Ordu'nun malzemeleri de buradan gelmekteydi.' Açıkçası, bir isyan durumunda bu yolların kesilmesi demek III. Ordu'nun savaş dışı kalması demekti. Bu durum malzeme ve takviyelerini bu yollardan sağlayan Suriye'deki IV. Ordu ve Irak'taki VI. Ordu'yu da tehdit ediyordu. Amerikalı askeri tarihçi Edward J. Ericson tehcir kararına gerekçe oluşturan koşulları da değerlendiriyor: `Önemli doğu yollarına ve demiryollarına yakın kritik kentlerdeki Ermeni isyanlarının gerçek anlamda bir askeri problem yarattığı doğrudur. Gerçekten de ağır silahlara sahip örgütlü Ermeni çeteleri Rus müttefikleriyle işbirliği içinde çalışmaktaydı.'
Anadolu'da huzursuzluk diz boyuydu. Ermeni örgütlerin gerçekleştirdiği terör olayları ve suikastlarla, asker kaçaklarının Ermeni köylerine saldırıları durmak bilmiyordu. (Şimdilerde tersi söylense de bu o günlerde bilinen ve Ermenilerin de kabul ettiği bir gerçekti. Prof. Türkkaya Ataöv'ün yakın zamanda ortaya çıkardığı bir belge bunu kanıtlıyor. Bu belge, Ermenistan Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı Hovannes Katchaznouni'nin 1923'te Bükreş'teki Taşnak Partisi toplantısında yaptığı konuşmanın metni. Katchaznouni konuşmasında, Batılı ülkelerin kendilerine çok büyük vaatlerde bulunduklarını; `bir yönü Karadeniz'e, bir yönü Akdeniz'e, diğer yanı Hazar'a açılan `Büyük Ermenistan' haritaları çizildiğini' söylüyor ve bunun için `bugüne değin ayaklanma, terör, savaş, saldırı, savunma, parti oluşturma, devlet kurma' gibi her yolu denediklerini anlatıyordu.) Savaşabilecek herkes cephelere yollandığı için, güvenlik her yerde yetersizdi. Karların erimesini bekleyen Rus ordusunun saldırısıyla olacakları kestirmek mümkün değildi. 25 Şubat 1915'te Genelkurmay'dan tüm ordu komutanlıklarına gönderilen şifreli telgrafta, `Halep, Dörtyol ve Kayseri'de Ermeni yıkıcı faaliyetlerinin arttığı ve ayrıca bu bölgelerde Rus ve Fransız etkilerinin tespit edildiği, III. ve IV. Ordu birimlerinin gözetim ve emniyet tedbirlerini artırmaları gerektiği' bildirildi. Talimat, ordudaki Ermeni askerlerin `komuta merkezlerinden' uzaklaştırılmasını da içeriyordu. Trajediye giden yol açılmıştı. (Hükümet savaş öncesinde genel seferberlik ilan etmiş ve ilk kez Ermenileri de silah altına almıştı.)

 
Doğu cephesinde, Sarıkamış Taarruzu diye
bilinen harekâtın büyük bir başarısızlıkla sonuçlanması, cephenin Rus ordusu ve Ermeni gönüllü birliklerinin saldırılarına açık hale gelmesi, tehcire giden yolda en önemli olay oldu.
 
 
Mart ve nisan ayları, Osmanlı'nın en zor aylarıydı. Yeni cepheler açılmış (Çanakkale, Mezopotamya ve Mısır), imparatorluk dört bir yandan kuşatılmıştı. Nihayet beklenen Rus saldırısı da başlamıştı. Özel bir ordu şeklinde düzenlenen Ermeni gönüllü birlikleri Van'ı ele geçirmek üzere harekete geçirilmiş ve tam bu sırada Van'da Taşnak'ın örgütlediği Ermeni isyanı patlamıştı (14 Nisan). Türk mahallelerinde büyük bir katliam yaşandı. (Ama asıl katliam, bir ay sonra Ermeni gönüllü birlikleri Rus Kafkas Ordusu'yla birlikte Van'a girdiğinde yaşanacak ve yerli Müslümanların tamamı iki gün içinde biçilecekti.) Van isyanını Bayburt, Erzurum, Doğubayazıt, Tortum isyanları izledi. Haber İstanbul'a ulaştığında, İttihat Terakki Hükümeti, `casusluk, sabotaj, isyan gibi olayların, komitelerin emir ve direktifi ile meydana geldiği' gerekçesiyle `Ermeni komitelerinin kapatılması, evraklarına el konulması, komite başkan ve üyelerinin tutuklanması ve oturdukları yerde kalmalarında devletin güvencesi için sakınca görülenlerin uygun yerlere toplanarak kaçmalarının önlenmesi' yönünde bir karar aldı. Bu kararın tarihi 24 Nisan'dı ve bu karar uyarınca 2345 Ermeni komitacı tutuklanmıştı. (Sonradan diaspora Ermenilerinin `soykırım günü' olarak andıkları tarih bu.)
Asıl tehcir kararı ise bir ay kadar sonra, 27 Mayıs 1915'te alındı. Üç maddelik kanun 1 Haziran'da Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun, `Ordu, bağımsız kolordu ve tümen komutanlıklarına, askeri nedenlere dayanarak, casusluk ve hainliklerini hissettikleri bölge halkını tek tek veya toplu olarak memleketin diğer bölgelerine gönderebilmeleri ve orada oturtulabilmesi' yetkisini veriyordu. Sürgüne gönderilecek olanlar Musul ve Suriye'nin kuzeyindeki bölgelere yerleştirilecek ve savaş sonunda da geri dönmeleri sağlanacaktı. Hükümet, tehcir kararının ardından yeni talimatnameler hazırladı ve Ermenilerin saldırılara karşı korunmaları, her türlü ihtiyaçlarının karşılanması, geride kalan mallarına zarar gelmemesi yönünde tedbirlerin alınmasını da istedi.

Bu sırada Van işgal edilmiş ve burada bir Ermeni devleti kurulmuştu. Erzurum'dan, Erzincan'dan, Muş'tan, Elazığ'dan binlerce Ermeni, Van'a aktı. Tehcir de başlamıştı ve Van'a gelenler arasında `sürgün kafilelerinden' kaçıp kurtulanlar da vardı. Kısa sürede Van bölgesine 250-300 bin Ermeni yığıldı. Ermenilerin yeni devletinin ömrü çok kısa oldu, iki ay boyunca Van civarında çok şiddetli çatışmalar yaşandı ve temmuz ayında Osmanlı kuvvetleri Rusları püskürttü. Ermenilerin tamamı, geri çekilen Rus ordusunun ardına takıldılar ve çok zor koşullar altında Kafkasya'ya yürüdüler. Yolculuk öylesine zordu ki, Van'dan Erivan bölgesine ulaşıncaya kadar 40 bin Ermeni hayatını kaybetti.
Buna benzer facialar, sınırın bu tarafında da yaşanıyordu. İttihat Terakki Hükümeti panik içinde acele bir sürgün kararını almıştı ama bunun için hiçbir hazırlık yapmamıştı. Tehciri tek merkezden yönetecek bir mekanizma yoktu. İnisiyatif tamamen yerel yetkililere bırakılmış, hatta Ermenilerin hayatlarının korunmasından onlar sorumlu tutulmuştu. Oysa yerel yetkililer barınma, yiyecek ve sağlık işlerini düzenli bir şekilde yerine getirecek, sürgün kafilelerinin güvenliğini sağlayacak olanaklardan yoksunlardı. Düzenli ordu birliklerinin tamamı cephelerdeydi ve valilerin emrinde çok az sayılarda jandarma bulunuyordu. Kaldı ki tehcir kararıyla Ermeni isyanları yaygınlaşmış ve eli silah tutabilecek Türklerin tamamı askere alındığı için savunmasız kalan Türk köylerini korumak daha da zorlaşmıştı. Yerel jandarma bir taraftan tehciri organize edecek, bir taraftan da hem sürgün kafilelerini, hem de Türk köylerini koruyacaktı. Bu süreçte sürgün kafilelerinin eşkıyaların, yağmacıların, asker kaçaklarının ve Türk köylerine yönelik kıyımların intikamını almak isteyenlerin saldırılarına uğraması kaçınılmazdı. Örneğin Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, anılarında olanları ayrıntılı olarak anlatmış ve emrindeki jandarmaların tehciri güvenli bir şekilde yerine getirmekten aciz kaldığını yazmıştı. Genelkurmay'a ve Harbiye Bakanlığı'na ulaşan raporlara göre bu olaylarda yer yer görevlilerin de teşviki veya kafileleri korunmasız bıraktıkları olmuştu. Talat Paşa anılarında, 'vicdansız, ahlaksız ve adi bazı kimseler vaziyetten şahsen istifade etmek istemişler ve bu gibiler birçok cinayetlerin işlenmesine amil olmuştur. Gerek tehcirler, gerek isyan yüzünden Ermeniler çok zayiat vermiştir. Bunu itiraf etmek lazımdır, fakat şark vilayetlerindeki Müslümanların da Ermeni vatandaşlarımız yüzünden aynı zayiata uğradıkları bir vakıadır' diye yazmıştı. Öte yandan Ermeniler de yer yer tehcire karşı şiddetli direnişler gösteriyorlar ve güvenlik kuvvetleriyle çatışmalara giriyorlardı. Göç emrine direnen ya da saldırılarda bulunan 1397 kişinin tutuklanarak divan-ı harplere sevk edildiği, idam ve çeşitli hapis cezalarına çarptırıldığı Osmanlı arşivlerinde kayıtlı.
Ancak, tehcir sırasında asıl zayiat hastalık salgınları, yetersiz beslenme, kıtlık ve kötü sağlık koşullarından meydana gelmişti. Sürgün kafilelerini çok dağlık ve çorak bir bölgenin bir ucundan öbürüne nakletmek çok zordu. Yerleri değiştirilenler uzun mesafelere yaya gitmek zorunda kalıyorlardı. Bu koşulları anlayabilmek için I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunun kayıplarına bakmak yeterlidir. `Birinci sınıf piyade birlikleri imparatorluk içinde seyahat ederken hastalık, yetersiz beslenme ve kötü hijyen koşulları nedeniyle mevcutlarının dörtte birini kaybediyordu.' Savaş boyunca silah altına alınan Türk askerlerinden 466 bini hastalıktan ölmüştü ve bu, muharebelerde ölenlerin iki katından fazlaydı. Sadece 1915 yılında hastalıktan ölen asker sayısı 155 bindi ve bunun büyük kısmı doğu cephesine yakın bölgelerde meydana gelmişti. Açıkçası Osmanlı Hükümeti, savaşmaya gönderdiği askerlerinin bile cepheye sağ salim ulaşmasını sağlayamıyordu. Aynı şekilde sürgünü de insani koşullarda gerçekleştirebilecek olanaklardan ve lojistik destekten yoksundu. Nitekim, göç ettirilenlerin beraberinde götürdükleri mallarla birlikte hiçbir zarara uğramadan gidecekleri yere kadar sağlıkla ulaştırılması için hükümetin çok ayrıntılı talimatnameler hazırlaması bu konuda karşılaşılan felaketlere işaret ediyordu.
Tehcir kararının uygulanması da yine son derece zor oldu. Öyle sanıldığı gibi Ermeniler, 24 saat içinde toparlanıp yollara sürülemedi. Ermeni nüfusun önemli bir kısmının Rus tarafına geçtiği bölgelerde tehcir hemen hemen hiç uygulanamadı. (Stanford Shaw, 700 bin kadar Ermeni'nin Kafkasya, Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtığını söylüyor. Ermeni temsilci Noradunkyan tarafından Lozan Konferansı'na sunulan rapor da bu sayıyı doğruluyor.) Bazı bölgelerdeki Ermenilerle, Katolik ve Protestan Ermeniler de tehcir kapsamının dışında tutulmuştu. Bunların sayısı da Osmanlı kaynaklarına göre 170 bin kadardı. Öte yandan batı bölgelerindeki bazı valiler tehcire karşı çıkmış ve uygulanmasını engellemişlerdi. Örneğin `İzmir Valisi Rahmi Bey bir tek Ermeni'yi yerinden oynatmamıştı". Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey de 'tehcir emrini kâğıt üzerinde bırakmıştı'. Öte yandan, tehcir emrinin sıkıca uygulandığı yerlerde de Türkler, Ermeni komşularından bazılarını, özellikle çocukları saklayabilmişlerdi.

 
Berlin'de İranlı bir Ermeni tarafından öldürülen Talat Paşa'nın cenazesi de yıllar sonra Almanya'dan getirilip burada toprağa verildi.
Tehcir kararı 27 Mayıs 1915'te alınmış, uygulamasına haziran ayı içinde başlanmıştı. Zamanla İstanbul, Aydın vilayetleri ile Kütahya dışında bütün ülkeye yayılan göç kararı, 4 Ekim 1916'da fiilen durmuştu. Buna göre tehcir operasyonu 15-16 ay boyunca sürdü. Osmanlı kaynaklarına dayanan bazı tarihçilere göre tehcire tabi tutulan Ermeni sayısı 453 bindi (bir başka araştırmaya göre 391 bin). Tarihçi Shaw'un verdiği rakam da buna yakın; '400 bin kadar'. Kamuran Gürün ise `bu operasyon sırasında 702 bin 900 kişinin göç ettirildiği'nin Osmanlı arşivlerinden çıkarılabileceğini söylüyor. Göç sırasında kaç kişinin öldüğünün ise tespit edilemediğini belirtiyor. `Buna karşılık 1912 yılında Osmanlı istatistiklerine göre ülke içinde yaşayan Ermenilerin sayısının yaklaşık 1 milyon 300 bin olduğunu biliyoruz. 1921 senesinde bu 1 milyon 300 bin rakamın, 1 milyon 25 bin rakamına indiğini de tespit edebilmekteyiz. Dolayısıyla, arada 275-300 binlik bir fark vardır. Bu farkın çeşitli sebeplerle, 1912'den 1921'e kadar ölmüş olan Ermeniler olduğunu kabul edebiliriz.' Nitekim Stanford Shaw da 300 bin civarında bir kayıptan söz ediyor.
Ermeni kaynaklara gelince; olayın hemen sonrasında verilen rakamlarla 1950'li yılların ardından oluşturulan rakamlar arasında büyük farklar var. Buna ilişkin ilk resmi Ermeni belgesi 1919'da Versay Barış Konferansı'na Ermeni Heyeti Başkanı olarak katılan Bogos Nubar Paşa'nın Fransız Dışişleri Bakanı'na yazdığı bir mektuptu. Bu mektuba göre, 1915-1916 yıllarında Osmanlı topraklarında 600-700 bin Ermeni'nin yeri değiştirilmiş, bunların 360 bini yeni yerlerine ulaşmıştı. Diğerlerinin `yerlerine varmadıkları' belirtilmişti. Üstelik mektupta hangi bölgeye ne kadar Ermeni yerleştirildiği de ayrıntılarıyla verilmişti. Sonradan diaspora Ermenilerinin zayiat hakkında ortaya attığı rakamlar giderek artmaya başladı; 500 bin ile 2.5 milyon, hatta 3 milyon arasında gidip geldi. Bu da sorunun ne derece siyasallaştırıldığını gösteriyor.
Bu siyasallaşmanın başka bir boyutu da tehcirden hemen sonra, Kafkasya'da ve Doğu Anadolu'da Türklerin maruz kaldığı katliamların hiç hesaba katılmamasıydı. Ruslar 1916 yılının ortalarına gelindiğinde Erzurum, Bayburt, Erzincan, Trabzon, Muş, Bitlis ve Van'ı içine alan geniş bir bölgeyi işgal etmişler ve buralarda yaşayan Müslümanları Ermeni çetelerinin insafına bırakmışlardı. Stanford Shaw, yaşananları `Bir milyondan fazla Müslüman köylü kaçmak zorunda kaldıklarına ve bunlardan binlercesi çekilmekte olan Osmanlı ordusunu izlemeye çalıştıkları sırada parça parça doğrandığına göre, bundan savaşın en korkunç katliamının yapıldığı sonucu çıkar' diye yazıyor. Stefanos Yerasimos da `cephede ya da cephe gerisinde yaşayan nüfusun yüzde 75'inin yok olduğunu ya da göç ettiğini' söylüyor. Ermeni Heyeti Başkanı Bogos Nubar da 1919 tarihli mektubunda `Ermenilerin kayıpları çok olmasına rağmen, Türklerin kaybı Ermenilerinkinden az değildir' demişti. Talat Paşa'ya göre bu bölgede ölen Müslümanların sayısı 600 bin.
Sayılar ne söylerse söylesin, o tarihte Anadolu'da bir trajedi yaşandığı kesin; her iki taraftan yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği ve her iki halkın da büyük acı çektiği ortak bir trajedi... Açıkçası savaş, `imparatorluğun Müslim ya da gayrimüslim halklarının kurban da verdiği, suç da işlediği' korkunç bir hengâmeydi. Ama asıl suçlu emperyal propagandanın karartmaları altında hiç görülemedi. Ermeni tezlerinin militan savunucuları, `Ermenileri baskı yapmaya teşvik edip sonra onları Türk tepkisinden koruyamayan' Batılı güçlere cılız bir eleştiri getirmekle yetindiler. Yaşanan trajedide Batı'nın sorumluluğu üzerinde kimse durmadı. Oysa daha 1922'de, Kuzey Kutbu'nun kâşifi ve Mülteciler Yüksek Komiseri Fridtjof Nansen, 'Ermenistan adını tek bir Avrupalı diplomat ağzına almasaydı, onlar için çok daha iyi olurdu' demişti.


             

 
  Bugün 2 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!  
 
Arama.CC - Site Ekle, Link Ekle, Toplist, Url Ekle Eğitim Web Siteleri